18 Aralık 2011 Pazar

Para

Para.
Bir çok şeye iyi gelebiliyor. Yararlarını saymakla bitmez. Adaçayı gibi içerken anlamıyorsunuz. Birileri anlatıyor size, bilmediğiniz göremediğiniz faydalarını.
Çok insan tanıyoruz onun sayesinde.
-Abi bozuk yok mu?
-Yalnız bu yırtık.
-Üstü kalsın.
-Helalleştik tamam.
-Bu kapora
-Avukat sizden haber bekliyor.
Sinan, Akif, Fatih, Mevlana, Merkez Bankası Binası, Keban Barajı, Kraliçe Elizabeth, Lincoln, Washington, Einstein, Pasteur, Mimar Kemalettin...
Hepsiyle tanışıyorsunuz. Hiç yoktan simasını biliyorsunuz. Görseniz muhakkak tanırsınız. Cebimizde taşıyoruz fakat bunu hoş karşılamıyor insanlar eskitiyor parayı. Eskitilmiş havası ekstra bir değer katmıyor kendisine. Filateliydi galiba uzmanı. Hayır onlar pul koleksiyonerleri olmalı. Paralar pul oldu belki de aralarındaki kötü bir espri olabilir. Cüzdan, sütyen arası, yatak içi, yastık kılıfı, bazı az okunan kitaplar paralarımızı saklamak için iyi bir yöntem olabilir. Zira günümüze dek oldukça iş yapan bir yöntem bu.

Kanadalılar artık parayı kağıttan yapmaktan vazgeçtiler. Yeni banknotlar kompozit zıvırdan yapılacakmış. Ben de malzemeciyim de aklıma kompozit para yapmak gelmez. Ne gerek? Kağıt, doğa, moğa...! Para bu zaten ister istemez hepsine zarar veriyor. Kanadalı olup sosyalist ayağına yatma olm anlarlar. Ben anlamasam bile anlayan çıkar.

Sonra yaylı bir geçiş son 2 dakika. Paralar böyle yanarlı dönerli olacak. Oradan şerit, arkadan Atatürk, önde MB kırk yerde, başka bir gösterge, yağ, su, hararet hepsi olmalı banknotta. Bozuk paralara çok yer veremedim çünkü onlar kafadan bozuk zaten. Cebe atıyorsun, su, kibrit derken dağılıp gidiyor. Kalıcı değil, gidici onlar. Bir ayakları çukurda. Pantolonu da aşağıya çekiyor.

Hadi bitti.

Bu yazı da burada bitti gitti. Money eşliğinde bu kadar yazılıyor. NOJO yorumlamış.
NOJO yani Neufeld-Occhipinti Jazz Orchestra. Almış "Dark Side of The Moon" albümünü bi yorumlamış. Güzel de olmuş. Ben de iki karalayayım dedim. Süremiz 11'38". Yani bir süreli yayın daha.

13 Aralık 2011 Salı

Nükleer Hacılar

Çağımız nükleer, soğuk füzyon, sıcak fizyon falan derken baya gidiyor. Beni bilenler bilir nükleer karşı olanlardan değilim. Greenpeace geçmişim olabilir. Ne biçim adamım diye düşünüyorum bazen. Nükleere karşı değilim, Greenpeace' e üyeydim. Fizik seviyorum ama edebiyatsız yaşanmıyor falan derken bir nötron yollansa bana tatlı bir ışıma açığa çıkarabilir ve sonucunda tatsız birkaç ben daha meydana gelebilir.

Herneyse asıl konuya gelmek istiyorum yoksa iyice yörüngeden iyice çıkıp, uzayda birine çarpılacağız. Maymunlar Cehennemi' nin ikinci filmini izlemişsinizdir. İzlemeyenler için özetleyeyim. Charlton Heston geldi. Birinci filmin sonunda fark etti ki dünyanın geleceğine gelmiş.(Meşhur Özgürlük Anıtı sahnesi) İkinci filmde onları aramak için yollanan ikinci ekip ve dünyada kalan insanların eğilimleri falan fıstık bir konu. Buradaki insanlar telepatiyle anlaşıyorlar ama enteresan yanı nükleer bombaya tapınıyorlar. Nükleer rahipler St.Patrick Katedrali'ne bir nükleer başlıklı bomba koymuşlar; New York metro tünellerini maymun basarsa onlar da düğmeye basacaklar.


TOEFL' ın bir faydası da böyle abuk subuk konularda parçalar sunuyor insana. Bunlardan biri de nükleer atık programı ve gelecekle ilgiliydi. Bu sayede Thomas Sebeok hakkında fikir edinme şansım oldu. Filmdekine bir benzer rahiplik peşinde kendisi. Merak eden açsın baksın burada font yemeyelim. Asıl konu şu; biz bu nükleer atıkların yerlerini tamam biliyoruz. Hadi 2-3 nesil daha bilir ama 10.000 sene sonra ne olacak? -Plütonyum 239' un yarılanma ömrü 24.000 yıl aklınızda bulunsun-
Aynı dili konuşuyor olacak mıyız?
Var olan bilgi depolama kaynakları hala var olabilecek mi?- ki bu imkansız gözüküyor-
Bu depolama noktaları o nesillere nasıl aktaracağız?

İşte Thomas Sebeok da bu konuyla ilgili atomik rahiplik fikrini ortaya atmış. Fizikçiler, antropologlar, dil uzmanları binlerce nesil sonrası nasıl bir evrensel mesajı bırakabileceklerini düşünüyorlar. Atomik rahipler nesilden nesile geçecek ve bu mesajı gelecek nesillere iletecek. Yani diyecek ki burada nükleer atık var yanaşmayın. Orada iş yapmayın yanarsınız gibi mesajlar iletecek.

Benim parmak basmak istediğim nokta, o dönem kültürü, insanlara Maymunlar Cehennemi' ndeki nükleer ruhban sınıfını oluşturursa cidden kemiklerim sızlar. Radyoaktiviteden değil. Bildiğin vicdanımdan. Nükleere evet diyen vicdanımdan. Polonyum Baba diye başıma soğutma suyu dökerler artık.

NOT:Her zaman not eklemeyi seviyorum
NOT 2:Bu konu hakkında fikir edinmek isteyenler Human Interference Task Force ve nuclar semiotics konularında bir miktar araştırma yapabilirler.
NOT 3: Charlton Heston' daki da vücut bizdeki de.


Saygılarımla.

3 Aralık 2011 Cumartesi

Türkiye İçin Uçak Tasarımı

Bugünlerde Türkiye milli uçağını üretip üretmeyeceği üzerine yerli yersiz tartışmalar var. Ben de uçak geliştirme ile başka bir hikayeden bahsetmek istiyorum.
Sonuçları ve sebepleri ile ilgili hiç yorum belirtmek istemiyorum. Durup dururken başıma İngiliz Muhibi olmanın dışında, bir de gizli NSDAP üyesi yaftasına gerek yok.

Hikaye, Almanlar'ın II. Dünya Savaşı'ndaki hakimiyetlerini yitirme sonrasında Luftwaffe' nin(Alman Hava Kuvvetleri) gücünü toplayıp, özellikle Amerikalılar'ı ekarte etmek için bir yöntem arayışının sonucudur. Bu amaçla, Amerika hem savaştan çekilmesi hem de halkta savaş korkusu yaratmak için New York' un bombalanması hedefi oluşturulmuştur. Fakat mesafenin 7000 mil(gidiş-dönüş) ve taşınacak bombanın ağırlığı da göz önünde bulundurulursa bugün için bile imkansız gözüken bir hedeften bahsedilmektedir.

Bu hedefe yönelik 1941' de başlayan çalışmalardan ilki Havacılık dünyasını değiştiren Messerschmitt ME264 modelidir. Ancak İngilizler tarafında prototipleri ve fabrikası vurulduğundan saf dışı kalan uçak, 1941 yılı başında sipariş edilip, ilk uçuşunu 1942 Ağustos ayında yapmıştır.

Biraz ayrıntı verecek olursak
560 km/h hızında olan aracın 15.000 km menzili bulunmaktaydı.



Messerschmitt ME264


İkinci sırada Eugen Sanger ve Irene Bredt tarafında geliştirilen SilberVogel sub orbital uçuş yöntemiyle gitmesi planlanan ve New York' a ulaşıp bombayı bıraktıktan sonra Pasifik'teki bir Japon üssüne inmesi planlanıyordu. Üstündeki 4 tonluk atom bombası ile menzili 19.000 ile 24.000 km arasında olması bekleniyordu.Uçak hızını alarak 145 km yüksekliğe çıktıktan sonra inişe geçerek süper hızlara çıkacaktı.



SilberVogel


Werner Von Braun' un A9 Roketi ise yer altında yer alan araştırma merkezinde sürüyordu. 3000 mil menzili olan, 6260 mph hızında olacak olan bu araç bir nevi kamikaze olacaktı. Ancak araştırma merkezinin vurulması ile çalışmalar zarar görmüştür. Maalesef elimde ya da internette herhangi bir kaynakta görüntüsüne ulaşamadım. V2 roketlerinin gelişmiş bir modeli olduğu düşünülebilir. Bu çalışma da 1939' da başlamış 1941 yılında sonuca ulaşmıştır.

Son çalışma ise Horten kardeşlerin geliştirilmiş olduğu 977km/h hıza sahip, 10.000 km menzili üzerinde olan ve 1970' li yıllardan sonra görülen hayalet uçak konseptini 1940' lı yılların başında geliştirmişlerdir.



Horten 229

Bir kaç yıl içinde Almanlar tarafından geliştirilen ve dünya tarihine yöne veren 4 model aklıma geldi işte bizim uçak yapabilir miyiz yapamaz mıyız tartışmamdan. Bu arada Almanya' nın elinde nozul yapımında kullanılacak alaşım elementleri çok kısıtlı olduğundan farklı şeyler de denemek zorunda kalmışlardır.

Bu çalışmalar ne olarak karşımıza çıktı:

1. Werner Von Braun insanlığı ilk Ay' a gönderen roketin dizaynını yaptı.
2.Horten firması Nortentropp haline geldi, savaş sonrası Horten 229 prototip ile B2 ve B117 tipi uçaklara öncülük etti.
3. Sanger Fransa' ya uzay çalışmalarını sürdürmek için gitti. NASA tarafından Ay' a yolculuk çalışmalarında SilberVolge' nin dizaynından faydalanıldı.
4. Messerschmitt zaten uçuş dünyasında bir efsane çoktan olmuştu. Jet motorunu ilk geliştirirerek.

Sanırım biz de bir uçak geliştirebiliriz.

Hamaset Edebiyatı

Bugün yine sizi çok sevdiğim bir kelimeyle tanıştırıyorum: Hamaset. Ben uzun zamandır manasını bilmiyordum bu kelimenin. "Hamaset Edebiyatı yapmayın", "Hamasi siyasetçi" gibi kavramlar dönüyor etrafımda. Söylenişi de güzel benim arkamdan "Hamasi" deseler bir gram gücenmem.

Manâsı da öyle yergi içeren bir manâ değil. TDK Genel Türkçe Sözlük' te yiğitlik, kahramanlık, cesaret demek. Neyse ben bir şekilde aydınlandım aradan sizi de çıkardım.

27 Ekim 2011 Perşembe

Darısı Başınıza


Nereden geldiyse aklıma borürlerle ilgili bir makale okurken Barış Manço dinleyesim geldi. Takdir edersiniz ki 981 doğumlulardan itibaren başka bir idol edinemiyordunuz kendinize Türkiye' de. Zaten hala daha iyisini düşünemiyorum. O zamanlar tüm orta halli familyaların yavruları Barış Manço 81300 Moda' ya mektuplar döşendi. Tabi okuma yazmamız kıt olduğundan okuma-yazma kapasitesindeki büyüklerin beyinlerini yedik. O safhada elim boş döndükten sonra hiç içlenmedim, hiç öfke yapmadım vay beni nasıl çıkarmaz diye ama Tolga Abi' ye kızgınım paralarımız gitti Kanal 6' ya yalandan Hugo oynayacağız diye. Ha işte bu görmüş olduğunuz iyi kondüsyondaki albüm tabi ki bizim evdeki değil. Bizimkinin kutusu kayıp. Torpidoda durmaktan hafif rengi atmış durumda. Bu albüm de babamın beni okula bırakırken taktığı, daha doğrusu benim dayattığım albüm. Sene:1989. Şimdi tracklisti yazıyorum:

1.Kara Sevda
2.Domates Biber Patlıcan
3.Delikanlı Gibi
4.Günaydın Çocuklar
5.Kezban
6.Can Bedenden Çıkmayınca
7.Güle Güle Oğlum
8.Hatırlasana
9.Hayır

Hit üstüne hit albüm. 80'leri daha iyi tarif edecek başka bir albüm düşünemiyorum. Whitesnake' in dünyada yarattığı 80'ler sahnesini, benim kafamda bu albüm çizmiştir. O synth tonlardaki sentetik hal, beyaz dikdörtgen makine davul, reverbler, gitar tonları. Şimdi yazarken bir yandan da dinliyorum. Kasetten değil maalesef.

Ne demeli bilmem ki? burada bitsin bu yazı.

4 Ekim 2011 Salı

Pişmiş kelle

İstatistiğe yeni bir yaklaşım getiriyorum. Türkiye' de hiç birşeye ait veriye ulaşamadığımdan dolayı artık bazı gençleri bu işle görevlendiriyorum. ilk vereceğim görev Türkiye' deki kelle tüketimi.

Kesimi yapılan büyükbaş ve küçük baş hayvanların başlarının ne şekilde değerlendirildiğini, bunların ne kadarının pişmiş kelle olarak alındığını, pişmiş kelle olarak kullanılan bu başların fiyatları, şehir bazlı fiyat değişikliklerini, beyinli ve beyinsiz satılabilen bu ürünün beyinin yarattığı fiyat farkı ve talep durumunun incelenmesini istiyorum. Beyine verilen maddi değeri bilmek istiyorum.
Ayrıca nihai tüketicinin bu kelleleri yerken hayvanın yüzündeki gereksiz ağız dolusu gülme şeklinden iştahlarının ne şekilde etkilendiklerinin bilmeye hakkım var. Bu kellelerin ne kadarı gerçekten belirlenen büyüklükte sırıttığını, sırıtıyorlarsa neden, sırıtmıyorlarsa neden sırıtmadıkları açıklanmalıdır. Bu sırıtışın sırrı kesim esnasındaki canayakın tavır mı yoksa geçirdikleri uhrevi hayatın nihayete ermesinden mi kaynaklanmaktadır? Bunları bile öğrenmek istiyorum artık.

18 Eylül 2011 Pazar

Selam
naber?
Uğrayamadım bayadır. Birşeyler attırmak bir yana ne olup ne bittiğine bakmaya bile gücüm yok. Canım sıkılıyor oğlum. Sevmediğim işler yapmanın da müdürü ben oldum. Gidip geldiğim ne yaptığıma hala mana veremediğim bir işim var.

Çok fazla düşünmeden yazıyorum. Aslında burada çok fazla düşünmüyorum da. Kaybedecek zincirlerimizden başka neyimiz var? Hem onları da denize saldım. İşte buraya demirleyip kaldım. Gülmeyin oğlum. Kafamın çok güzel olduğu bir saatte değil, 6buçukta uyandığım bir pazarın kahvaltı sonrasında yazıyorum.

Kaldıramayacağım yükleri üstlenmeyi çok seviyorum. Alttan almanın kibiri, sanki sobadaki kestane gibi ufak ufak patlayan bir şey. Kimse söyleyemez. Bunu itiraf ederim. Sanki herşeye yüzleşme gücü içimde var hissediyorum. Yüzleştikten sonrasını kaldırmakta güçlük çekiyorum. O ana kadar çok güzel gidiyorum. Tam pişmeye hazır. Sonrası bozuk kestaneler....